Hikâyeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikâyeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2007 Perşembe

SON

N'olur susma!Yalvarırım birşey de ama susma.

Hem biliyorsun ben senin küsmene dayanamam''Artık hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.Önce gözlerinden bir iki damlayla akmaya başlayan yaşlar,sicim olmuş; sanki kaynağından coşan bir pınar gibi çağlıyordu.Sesi çatallaşmış ,bir gayret derdini anlatmaya çalışıyor ama sesindeki o çatal anlatmak istediklerine imkan vermiyordu.Oysa her"Beni affet" deyişinin arkasına son bir çırpınışla"Seni seviyorumları"ekliyor,"Ölürüm"diyor"Yapamam,edemem sensiz"dedikçe daha bir çoşan gözpınarları kelimelerini yutuyor ve böylece tüm sesler manasız bir uğultu olup odanın duvarlarına çarpıyordu.Ya da kadına öyle geliyordu.
Genç kadın oturduğu koltuktan kalkmadan;bu orta yaşlı adam ona tüm derdini anlatmalı,affedilmeli ve asla bu odadan kadın yanlız başına gitmemeliydi.Kadın,başını dizlerinin üzerinden kaldırdı.Adama baktı.Elleri titriyordu adamın ve ellerinin üzerindeki hafif hafif yer etmiş kahverengi lekeler sanki tüm çıplaklığıyla kadına içinde bulunduğu çıkmazı haykırıyor,gerçeği bir tokat gibi yüzüne vuruyordu. Kadın,dizlerinin üzerine çökmüş bir o kadar aciz bedene,kocaman ellerine minik avuçları hapsetmiş;bir o kadar hayvan ellere,kızaran gözlere,hiç de gümüş rengi durmayan bozbulanık saçlara ve bir saat öncesine kadar aşık olduğu adama ilk kez acıyarak baktı.Midesi bulandı.

Oturduğu yerden kalkmak için yeltendi.''Nereye?''diye büyük bir şiddetle kadının boynuna sarıldı adam.Aslında bu denli fevri davranmak değildi niyeti.Onu gitmek için yelteniyor sandı birden.Zaten aklı şu an onun gidebileceği ihtimalinden başka birşeye çalışmıyor,bu yüzden afallıyor,ayarı tutturulamamış tepkiler veriyordu ve en kötüsü inanılmaz acınası bir durumdaydı.Durmadan ağlıyor,bundan hiç utanmıyor,hatta belki de ağlamalarının hatırına kalır diye içten içe de hesap yapıyordu.Oysa kadın altı üstü sadece bir bardak su içecekti.Neye uğradığını şaşırmış,sersemlemiş,hafif doğrulduğu koltuğa tekrar oturakalmıştı.Hiddetlendi.''Delirdin mi sen?Ne yaptığını sanıyorsun?''Bir yandan tüm gücüyle de adamı üzerinden itmeye çalışıyordu.Nefessiz kalmıştı adeta,boğuluyorum sandı.Korktu ama korktuğunu belli etmeden:''Su içecektim''diyebildi.Adam hemen doğruldu.''Ben alırım hayatım''dedi son derece ürkek ve bir o kadar onunla geçirebileceği anları uzattığı müjdesini kendine verirken,sevgiyle kadının yeşil gözlerine baktı.Bu gözlerin sahibinin bir kez daha kendine sevgiyle bakması için canından bile vazgeçebileceğini itiraf ederken kendine, elinde tuttuğu mavi cam bir bardak içerisindeki suyu genç kadına uzatıyordu.Kadın,adamın ellerine değmemeye özen göstererek bardağı aldı.Bir yudum içti sudan.Aslında sadece boğazını ıslatmaktı amacı.Oysa içinde bir yangın vardı ama bu susuzluk bir bardak su içmeyle geçecek türden asla değildi.Su için teşekkür etti.Adam bu hiç de beklemediği nezaketten aldığı cesaretle kaldığı yerden başladı yine.''Niye böyle davranıyorsun bana.Yabancı mıyım ben?''Kadın susuyordu.Tek istediği bir an önce bu odadan çıkıp gitmek ve ardına bir kez bile olsun bakmamaktı.Ve asla bu güne ve bu adama dair hiçbir şey hatırlamak istemiyordu.Sanki karşısında iki sene öncesi tanıdığı o adam yoktu.Sanki kollarında kahkahalar attığı,sevdiği,ağladığı,dertleştiği,seviştiği adam değildi o.Birşey olmuş birdenbire en son dün gece vücudunda gezen elleri,aniden hayatında ilk kez gördüğü bir hayvanın ellerine dönüşmüştü.O bayıldığı tok sesi bir yılan tıslaması gibi geliyordu kulağına.Ona doğru baktığında ayaklarına yerden kesen,aşkından geberdiği adam gitmiş karşısında son derece pahalı koyu gri pantolonu,mavi gömleğiyle adeta vücudunun heryerinde ki yaralardan irinler akan bir adam dikilmişti.Tiksinerek ona baktı.''Özlem noldu sana birdenbire?Niye bana öyle bakıyorsun?Neden gideceksin?Hem nereye?Seni bırakacağımı nasıl düşünürsün?''Tüm sevecenliği ve sahipleniciliği ile söylüyordu bunları Sedat.Sorularını peşpeşe sıralaması hiçbir şeyi değiştirmiyordu aslında.Özlem başını,dizlerinin üzerine koyduğu kollarının arasına saklamış,ona bakmamak için inanılmaz bir çaba sarfediyordu.Yıllar vardı ki bir kadına yalvarmamış;değil yalvarmak onları yarı yolda bıraktığında asla ağlamalarına,sitemlerine kulak vermemiş,beddualarına gülüp geçmişti.''Ahları mı tuttu ne?''diye geçirdi içinden.

Ne acıydı ki ardında bıraktığı onca kadın bir film şeridi gibi hayatından geçerken hiçbirinin adını hatırlayamıyor sadece onların kendinde bıraktığı tesirlere rüküş,alımlı,koca popolu,siyah gözlü,kokoş,paragöz,düztaban gibi isimler takmakla yetiniyordu.Topundan af diledi çarçabuk ama küçük gördüğü tüm kadınlar;onun bu ufacık tefecik,başka bir küçük kadın karşısında ki yerlerde sürünen haline bakarak alay ettiler.Özlem koltuğun kenarında duran Sedat'ın hediyesi gümüş tabakaya uzandı.Sessizliği tabakanın ince klik sesi bozmuş,Özlem çarçabuk sigarasını yakmıştı.Dudaklarına değdirir değdirmez kısa bir duman çekti içine.Hâlâ Sedat karşısında diz çökmüş oturur vaziyetteydi.Dumanı üfledi havaya.Gözleri dumandan daha bir yeşil olmuştu şimdi:
-Seni anlayamıyorum.Bu manasız inadın niye birtanem?Ne yaptım sana bir söylesen hemen af dileyeceğim.'
Tekrara ağlamaya başlamıştı.
-Bir şeyi mi atladım senin için mühim birşey hani.İhmal mi ettim?Eğer öyleyse hiç farkında değilim.Eşekliğime ver seni üzdüysem.Hemen telafi ederiz.İstersen bir tatile çıkalım ha ne dersin?''
Burnunu çekiyordu ha bre.Bu da kadının sinirlerini iyice debreştiriyordu.'
-Nasıl olsa vizelerin bitiyor.Hemen yakın bir yerlere.Yoruldun sınavlardan.Sinirlerin bozuk senin.Tatil iyi gelir sinirlerine.Hem ortam değişir.Hemen şimdi bu gece için bilet baktırıyorum.Olur di mi?Haftasonuna döneriz ne dersin??
-.........................
-Olur olur.Hiç itiraz istemem.'
Hemen cebinden telefonunu çıkardı.Bir iki tuşa bastı:
-Harbi rahatsızsın Sedat''
diye hıncını kustu oturduğu yerden hem de hiç istifini bozmadan Özlem.'
-Koy o telefonu yerine.Hemen!'
Sedat,annesinden azar işiten bir çocuk gibi bakıyordu şimdi.Hatta semelenmiş,aval aval baktığı bile söylenebilirdi.Sanki sesin sahibini arar gibiydi.Zira bu yabancı ses o minik insana ait olamazdı.
-Ben seni terkediyorum diyorum,senin yaptığına bak.Ne tatili!Ne bileti!Kafayı mı yedin sen?Ben seni istemiyorum diyorum anlasana artık.İs-te-miii-yooo-rummm...İstemiyorum anla artık.Olmuyor,olmuyor işte.
Yalvarıyordu.
-Lütfen bırak gideyim.
Sesi titriyordu sinirden.
-Lütfen sorun çıkartma ve insan gibi bitsin.Görmüyor musun mutsuzum,mutsuz.
Sedat çakılı kalmıştı olduğu yere.Boş gözlerle karşısında, izlemekte olduğu tiyatronun perdelerini hem de oyun bitmeden indirmeye çalışan aşık olduğu kadına bakıyordu.Halbuki oyun henüz bitmemişti bunu tüm salondakiler de biliyordu;üstelik mutlu sona bile gelinmemişti.Bağıra bağıra alkışlamak istiyordu şimdi.Delirme pahasına ağlamalıydı hatta.Ve belki de "Perde!Perde!"diye diye ayağa kalkıp elleri patlayana dek tempo tutmalı, coşkusunun yüzü suyuna bu oyun bir kez daha oynanmalıydı.En azından bu gece bunu yapabilmeliydi.

-Hayır.Mutsuz olacak ne var ki anlamıyorum.Yani almak istediğin birşeyler varsa alırız nolur ki,sıkıntı etmene değmez,söylemeye mi utanıyorsun.
diyebildi.İyice batmıştı.Çamurda debelenen bir domuz gibi göründü kadına.Sedat tüm bunları söylerken habire kekeliyor üstelik kelimeleri unutuyor,sesi de inanılmaz kısık çıkıyordu.Belli ki kendini acındırma telaşıydı bunlar. Maddi olarak ne denli donanımlı olursa olsun özgüven olarak da o denli içler acısı durumdaydı üstelik.Nasıl olup da çalıştığı şirketin bu denli önemli bir koltuğunda oturabildiğine genç kadın onu iyice tanıdıktan sonra bir anlam veremez olmuştu.--Nasıl böyle düşünebilirsin?Şimdi sen bana bir Milano tatili yaptırsan devam edelim mi derim sence diye çıkıştı Özlem.
-"Neden olmasın ki hayatım"diye savsakladı.
-Sen bir bakarım kızmışsın,bir bakarım affetmişsin.Çocuk gibisin çocuk.Ben seni avuturum şimdi.Hadi topla saçını başını da dışarı çıkalım.Temiz hava iyi gelir.
Özlem birden çok ciddileşti.
-İyi peki ben toplarım saçı başı.On dakikaya çıkarız.
Bunları söylerken inceden bir alay da eklemeyi ihmal etmemişti sözlerine ama ne var ki iyice şapşallamıştı Sedat.Kaybettiği ve artık bulacağından da umut kestiği oyuncağına kavuşmuş bir çocuk gibi sevinçten ağlasam mı gülsem mi ne yapacağını şaşırmış,paniklemişti.Üstelik bu safiyane durumu, Özlem'in onun dışarı çıkma teklifinle alay etmesine rağmen anlamıyor olmasıyla daha da vahimleşiyor,genç kadın iyiden iyiye ona acıyordu.Çünkü Sedat hiç vakit kaybetmeden deri ceketini vestiyerden almıştı bile.Giyiniyordu.
-E hadi dedi gülümseyerek.
-Ne e hadisi?
-Hazırlan.
-Nereye?
-Nasıl nereye?
-Sen demedin mi on dakikaya çıkarız diye.Hadi ama.
Hışımla;
-On dakika demiştim ya daha dokuz dakika yirmibeş saniyemiz var dedi kolundaki Cartier saate bakarak.Acele etme istersen.
der demez inanılmaz şuh bir kahkaha attı.Sedat'da ona okkalı bir tokat.

Sedat nasıl olmuş da bir anda Özlem'in yanına gelmiş,ne zaman o tokadı ona atabilmiş hatırlamıyordu.Tek bildiği kulağında hala çınlamakta olan birbirinin aynı şuh kahkahalardı.Sedat'a bir haller olmuş,sanki Özlem'in aslında varolmayan kahkahaları büsbütün beynini sarmış,onu kıskıvrak yakalamış ve bu delirten kahkahalar bir tokat,bir yumruk,tekme,küfür,alabildiğine hakaret olarak kadına geri dönmeye başlamıştı.Oysa küçük bir top olduğu halının üzerinde başını tekmelerden koruyabilmek için ellerini siper etmiş,değil gülmek Sedat'ın yüzüne savurduğu tükürükleri silmeye bile uğraşacak durumda değildi .Delirmişti Sedat.Önce yüzünü görebilmek için kadını saçlarından kavrıyor,sonra kadının sımsıkı kapattığı gözlerine inat en ala tokadı atıyor,şimşekler çaktırıyor ama Özlem asla gözlerini açmıyordu.Ağlayamıyordu bile.
-Açsana gözlerini nankör.Aç da bir bak.Sen kimsin ki benimle dalga geçiyorsun ha.Söylesene kim?Kim?Kim?''
Avazı çıktığı kadar bağırıyordu şimdi.
''Cevabın yok mu?Ama ben de bu soruya verilecek bir cevap var küçük sürtük.Duymak istersin di mi?Bak kulaklarını dört aç da duy.''
Çok ciddi bir ifade takınarak devam etti ve üzerine bastıra bastıra
''-Sennnn okullu küçük bir yos-ma-sın.''Yosmasın derken oldukça kısa kesmişti ama bastıra bastıra söylemişti.Daha o an pişman olmuştu dediğine ama takındığı bu ifadeyi de bozmak istemiyordu.İşten biri çıkarılacağı zaman da böyle hissederdi hep.Adamın biletini keserken üzülür,ezilir,içine taş basar ama hayatın acımasızlığı aklına gelince üzüntüsünün yerini bir başka duygu alır akşam işten eve geldiğinde bu duyguya dair Özlem'le dertleşmek isteyince genç kadın onu hiç anlamadan inanılmaz pasifsin diyerek alaşağı ederdi.Sedat onunla münakaşaya bile girmez,içinde ezilen ve bir yumruk gibi oturan her işine son verilenin çoluğu,çocuğu,acısı,kaygısının burukluğu bu diye de kendini anlatmaya çalışmazdı.Çünkü Özlem bunu anlayamazdı.Şimdi Sedat kahkahalarla gülüyordu artık.
''Duydun di mi?''Kahkahasını acaip bir şekilde yarıda keserek,
''Bir yosss-ma.Hem de diplomalısından.Yok yok daha diploman yok ama yüzün gözündeki morluklar,patlaklar geçince diplomayı alırsın yavrum.''
Alay da ediyordu bir yandan.İnanılmayacak şekilde Özlem'in taklidini yapıyor,sesine iğrenç bir haller veriyor,koskoca adam bir sirk maymunu gibi salonda bir o yana bir bu yana zıplıyor,kendini bir anlık gurur uğruna kepaze ediyordu.Gerçi bir kaç zamandır onu küçük görmeler,giydiklerini beğenmemeler,alay etmeler başlamıştı Özlem'de.Ama bu neydi şimdi?Hem bir halt yokken orta yerde ayrılmak neden?Bir de giderayak insanı bir paçavraya çevirmek için inanılmaz bir çaba sarfetmek de ne?Edebinle defol git işte.Üstelik Sedat ona göre pasif,tuhaf biriydi de.
''-Yeter artık.Gitmek mi istiyorsun?''
Kadının saçlarına elini dolamış,sürükleyerek yatağa götürmeye çalışıyordu bir yandan.Özlem canının acısından debelenmeye başlamış,ağlıyordu nihayet.
-Sana soruyorum.Gitmek mi niyetin?
Kadın korkuyla ama inatla başını evet der gibi salladı.
''Yaaaa!Evet demek.Peki öyleyse.Bir helalleşsek evvela güzelim ne dersin?''
İyiden iyiye korkmuş,fırlatıldığı koca yatakta yastıkları kucağına alarak bir nevi siper yapmıştı kendine.Darmadağın olmuş saçlarını ardına attı çarçabuk.Gözlerini sildi koluyla.Üzerinde Sedat'ın çizgili bir gömleği vardı en son çıktıkları yurtdışı seyahatinde büyük bir mağazanın sezon sonu indiriminden,hem de bir kaç renginden almışlardı ve kolları artık yer yer kan olmuştu.Burnu kanıyordu.

Sağ kolunu burnuna bastırdı, inanılmaz canı yanıyordu.Kanı durdurmak istediğinden,gömleğinin sağ kolunu bu defa canının yanmasından korkarak hafif hafif kanayan burnuna değdirdi.Sandığı gibiyse eğer; burnu aldığı darbelerden şişmiş olmalıydı.Pahalı gömleğin yüzde yüz pamuklu kumaşına genç kadının burnundan akan kanlar iyice sıvaşmış,kolları kandan kıpkırmızı olmuş,üstelik kan görmeye dayanamayan kadının içine bulantıyla karışık bir acı çökmüştü.Bayılmak üzereydi.Şimdi rolleri değişmişler on,onbeş dakika öncesine kadar kadının oturduğu kemik rengi süet koltukta,bir o kadar sert,bir okadar acımasız,bir o kadar alaycı bir yüz ifadesiyle ve içinde barındırdığı birçok değişik Sedat suretiyle; bir o kadar da dengesiz,çelişkili ve on saniye sonrası ne yapacağı meçhul ama yine de güçlü bir kumandan edasıyla durmaya çalışan(hem de henüz zafer kazanmadan) Sedat oturmuş şimdi de o kadına bir böcekmiş gibi tiksinerek bakıyordu.
''O simsiyah saçlarınla hamamböceklerine benziyorsun''diye tısladı.Aslında Sedat'la tanıştıkları günlerde çikolata kahvesi saçlarını sırf o istedi diye siyaha boyatmıştı Özlem.Ayaklarının yerden kesik olduğu anlara aitti bu siyah saçlar.Birden bir cesaret geldi kendisine:
-Hadi canım sende, dedi.
-Kendini tarif ediyor olmayasın.
İnadına gülümsüyor,sanki kaşınıyor,kendinden sadece bir,bir buçuk metre uzakta oturan adamdan nefret etmek bir yana,uslanmaz bir inatla iğreniyordu.Burnu hâlâ kanıyormuş gibi koluyla hafiften tekrar sildi.Koltukta iyice yayılan ve arsızca kaykılan adam,sol bacağını doksan derece açıyla halıya basmış, sağ ayağını bunun üzerine büyük bir keyifle atmış,aralarında şimdilik başlayan soğuk savaşın galibi olmak için umulmadık bir gayret sarfediyordu.
''Buraya gel!''dedi.Ne dediği birden anlaşılmadığı gibi o sırada zaten Özlem,yatağın kenarında duran aynada yüzüne bakmaya gayret ediyor,sırtını sağlama alamamanın tedirginliğiyle de yataktan kalkamıyordu.Sedat ona göre sağındaki müthiş rahat ve konforlu okuma koltuğunda oturuyor;bir adam boyunda ki giyinme aynası da yatağın solunda duruyordu.''Duyuramadık herhal sesimizi.Heyttt,hişşşşt,hooop?''

İnanılmaz gıcık konuşmaya başlamış;uyguladığı bu saçmasapan,çocukca takdik yüzünden Özlem her an kafasına birşey patlatarak onu yere serebilmenin planlarını yapmaya başlamıştı.Demek insanlar böyle katil oluyor diye geçirdi içinden.Ve bir an evvel bu odadan çıkmalısın diye dikte etti kendine.Buradan nasıl çıkmalı,yedi sekiz metrelik koridoru nasıl geçmeli kapıyı da nasıl buldurmalıyımın planlarını yapıyordu içten içe.Ya da en azından koridorda açık bulduğum bir kapıdan içeri atmalıyım kendimi ve oraya kilitlemeliyim diye düşünüyordu.Bu tuvalet de olabilirdi,kiler de,misafir yatak odası da.Neresi olursa olsun farketmezdi.Yeter ki ondan ayrı bir dört duvar olsundu başka hiçbirşey istemiyor,buradan kurtulduğu andan itibaren ise çok uslu,çok çalışkan,kimseyi incitmeyen,kendi halinde bir kız olacağına içinden binlerce kez söz veriyor,çabuk çabuk dualar ediyordu.
''Sana diyorum,bozkır güzeliiiiii.''Özlem'in babaocağıyla dalga geçiyordu şimdi.Özlem dayanamadı,müthiş bir hazırcevaplıkla
''Senin kütüğün Paris'te ya.Ötüşün ondan.''
diye lafı oturttu.Sedat, durup durup söylediği tek bir sözle kendini alaşağı eden bu kadına, karşı konulmaz özgüveni için hayranlık duyuyor,kendi hiçbir zaman öyle olmadığı,olamadığı için, sırf böyle bir duruşla hayatta tutunabilmek pahasına nelerini feda edebileceğini hesap ediyordu.Bir araba-nasıl olsa garajda iki tane vardı-,dağdaki ev,yazlığı,ya da plazada ki son sistem bu ev.Ama hiçbir maddi güç,hiçbir banknot destesi yatağın üzerinden inmekte olan yaralı kaplanın sarfettiği en son söze karşın kendinin düştüğü bu küçülmeyi,seni varsaymıyorumun ruhunda bıraktığı acıyı dindirecek güçte değildi.Özlem ayaklarının dibinde bir heykel gibi dikiliyordu şimdi.Kendini bu hale getiren heykeltraşsa yine aciz bir kul olmuş,hatta kendi hiç tahrik etmiyormuş da haksız yere laf yiyormuş gibisine gelen bu son söz iyice canını yakmış,tekrar katıla katıla ağlamaya başlamıştı.O, kadına vurup kanattığı her yere rağmen,kadın sadece bir sözüyle onun savunulamaz ruhuna çentikler atıyor,derin izler bırakıyor,hatta bu izlerden görünmez kanlar oluk oluk akıyor,yaralı ölmüyor ama can çekişiyordu.Dil yarası dedikleriydi işte bu. Yenişemeyen iki güreşçi gibiydiler.Bir biri,bir diğeri üstün oluyor,hatta adaletin terkettiği bu duruma,güce rağmen yine de yüzünü gözünü silmeye gayret eden erkek oluyor,zırıl zırıl ağlıyordu.Son bir hışımla kalktığı koltuktan tüm hezimetine rağmen gücünü son kez sırtlandı ve yüzüne ve ruhuna ve gelmişine ve geçmişine ve yarınına vurulan tüm darbelere inat ,en son kalan benlik kırıntılarına siper etmek için herşeyi son bir çırpınışla,karşısında ki heykeli sanki beğenmemiş de yeni baştan dökmeliymiş gibi kadının kendince eğreti duran yerlerine çok güçlü keski darbeleri vurmaya başladı.Elleri acıyıp,kolları yorulduğundaysa genç kadın kanlar içinde kalmıştı bile.Döşemenin üzerinde yatıyordu.

Yarı baygındı.Körpecik vücuduna aldığı darbeleri taşıyamaz hale gelmiş;suratına gelen en son yumruktan sonra boş bir çuval gibi yere yığılmış hatta pek de şiddetli bir şekilde başını tahta zemine vurmuştu.Başındaki yeri belli olmayan yaradan ince bir kan sızıyordu döşemeye.Sedat başucuna çökmüş,yaralı kendiymiş gibi derin derin derin soluyor,çıkmayan canına sadece kendinin duyabileceği türden hesaplar soruyordu:
-Keşke senin olduğun o yere hiç gelmeseydim.Keşke zıkkım yeseydim de senin elinden bir yudum su içmeseydim.(Ağlıyordu)Ama bilmiyordum ki,seni bile görmemiştim.Sen değil miydin bana randevu veren,yoksa varlığından haberim mi olacaktı?Sen değil misin ''Beni ara''diye not düşen.Hem de utanmadan''Bu kalabalık yaşantınızda çok yalnız olduğunuzu görüyorum.(Alay ediyordu ve sesini bir kadın gibi çıkartmaya çalışıyordu)Nedendir bilinmez ama size üzülüyorum.Eğer sizin için yapabileceğim her ne varsa beni çekinmeden arayınız.Psikoloji hazırlık öğrencisi Özlem.Gsm:0 535 246 2* ** freud&ozzlem@*****.com''türünden bir edebiyat döktüren. Bu denli hazırlıklı,bu denli korkusuz ve bu denli ne istediğini bilendi benim küçük sevgilim.(Saçlarını okşuyordu şimdi) Genç kadın onu duyabiliyor ama sanki dili demirdenmiş gibi kıpırdatamıyor,gerçi şu bulunduğu durumu anlatabilecek bir tek kelimeye bile sahip olamayışına hayıflanıyordu.Çünkü küçücük bir kadındı kendi,henüz yirmili yaşlarında bir küçük kadıncıktı o.
''Ben hiç sana küsmedim ki ha bre darılıyorsun,küsüyorsun.Sanki hiç mi kırılmadım sana.Ama ben seni böyle küçücük sevdim,henüz olmamış,henüz toy.Cömertliğini sevdim senin,büyük bir şehrin azgın nehrinde tutunacak dal diye beni seçmeni sevdim.Çalışkanlığını,gayretini hatta hırslarını sevdim.Korkmadım mı sanıyorsun?Sedat'a mı vermiştin telefonunu yoksa bilmem nerelerinin marka müdürüne mi?Şimdi anladım.Telefon marka müdürüne verilmiş aransın diye.''
Saçlarını okşarken bir yandan da çekmeye başlamış,sadece yerde yatanın acısını anlatan inlemeleri kulağına çalınınca ne yaptığının farkına varabilmişti.Hatta;
''Çok özür diliyorum hayatım,canını yakmış olabilirim''diye de manasız ve gereksiz birşeyler söylemişti.
-Kırkaltı yaşındayım.Bu mu battı sana?Bu mu rahatsız etti körpe bedenini?Ben sen istemiyorum dedikçe sana yığdım herşeyi.Ben olmasam nasıl böyle bir öğrencilik geçirecektin ha?''
Tüm bu duyduklarına Özlem bağıra bağıra;
-Keşke o notu yazmamış olsaydım sana.B** mu var dı da kaşındım sanki.Ne olurdu sanki burslarla okusaydım,kıt kanaat.Bir kot için aylarca bekleseydim daha hak olmaz mıydı?Kartların en afillilerinden var sayende.Olmaz olaydı.Kartlarını,tek taşını,gece elbiselerimi,ayakkabılarımı,arabamı,jartiyerlerimi,gümüş tabakamı al.Ne verdiysen al,hepsini al.Hepsi yerli yerinde.Peki ver bakalım giden iki koca yılımı.Bunu yapabilir misin?Okulun kantininde bana fırlatılan en iffetsiz bakışların bana kaybettirdiklerini hangi parayla alabilirsin bir de bakalım.Evet bana aldığın herşey duruyor ama benim yıllarım gitmiş,satın al hadi?Hadi istiyorum madem.Bana en güzelinden,en dertsizi,en kısmetlisinden,en parlağı,en ışıltılısından iki koca yıl sipariş et bakalım. Öyle bir iki yılı kestirip biçtireceğin terzin de vardır senin demek istiyordu artık ama nafile.

Sedat artık zembereği boşalmış bir saat gibiydi.

Hemen banyoya geçti.Bu arada banyo kapısına yakın duran çocuk şeklindeki bronz lambadere çarpmış ayağı inanılmaz acımıştı.''Ha s**tir'diye kızdı kendine.Hafif aksayarak girdiği banyoda dolapları kurcalamaya başladı ama bu işi o denli kontrolsüz yapıyordu ki neredeyse tüm dolabı alaşağı etmiş,lavabonun içi ,yerde ki halı üzerine düşenlerden panayır yerine dönmüştü.En sonunda gözüne kestirdiği birkaç parça eşyayı alarak aynı hızla yalnız daha temkinli -çünkü sağ ayağı lambaderin yerini hiç unutamayacağı şekilde öğrenmişti-yatak odasına geçti.Özlem'in hareketsiz yatan vücudunun yanına diz çöktü.Şimdi şarkılarını en tatlı sesiyle mırıldanmaya başlamış,ağlıyordu.
''Sevmek eskidenmiş güzelim sanki yıllar öncesinde kalan....(Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu şimdi)Aşkımız bir masalmış birtanem''Ve
''Yolcu yolunda gerek''diye biten ama Sedat'ın durmadan kaseti geri sardığı bir parçaydı bu.Ha bre sona takılı kalmış tekrar edip duruyordu.Tahta saplı fırçayla Özlem'in saçlarını usul usul tarıyordu şimdi.Tarağı kadının mis gibi kokan saçlarına tekrar tekrar sürerken loş ışıkta bile saçların fırça değen heryerinin pırıl pırıl parladığını görebiliyordu üstelik.Üstelik saçının kenarına taşlı bir toka bile iliştirmiş,vücudunun heryerine en pahalısından parfümü sıkmaya başlamıştı.Bu üst notalarında meyve ve çiçek kokuları ile alt notalarında ağaç ve misk kokularının nefes kesici birleşimi diye satışa çıkmış ve Özlem'in hayranlık içerisinde bahsetmesi sonucu tam da diğer sürprizler gibi pahalı,şaşalı bir o kadar da özel bir yılbaşı gecesine ait son moda hediye bir parfümdü...Sanki Özlem için üretilmiş tenine müthiş uymuştu.Kadın tepeden tırnağa parfümlendi bu arada.Başı hafif yandı.Mümkün olduğunca itinalı -sedefli ateş kırmızısını bulabilmişti- Sedat,ruju bir iki hamleyle onun dudağına sıvadı. Artık gidilecek partiye hazır gibiydiler.Zaten Sedat üzerinde deri ceketi kan ter içinde olduğuna aldanmadan hareket ediyordu.

Kırmızı bir ruj,taşlı bir toka,tahta saplı bir tarak şöyle uzakdoğu işlisinden hem de,bir şişe parfüm üzerlerine düşen görevi itina ile yerine getirmiş olmanın rehavetiyle kimi bir saça iliştirilmiş,kimi koltuğa fırlatılmış,kimi dudakta yer etmiş,kimi de kadının başucunda sadık bir köle gibi dizilerek durmuştu.
''Kalk güzelim,gidiyoruz dedi''Sedat.Kadını kollarından tuttu kaldırmaya çalıştı,tamamen tepkisizdi halbuki.Tüm bunlara rağmen Sedat onun
''Nereye''diyen hafif şımarık,cıvıl cıvıl,taze sesini duymuştu sanki.
''Çok eğleneceğiz.Uçacağız adeta.Seni uçuracağım bebeğim,adeta zevkten sarhoş olacaksın''Pis pis gülüyordu farklı manalar yüklediği sözlerine.Bir daha yeltendi kadını kaldırmaya.Az önceki kudurmuş,delirmiş adam gitmiş yerine anlaşılamayacak kadar munisi gelmiş ama yine de kadını odadan çıkarmaya gayretleniyordu.Yalnız tek bir farkla ;kapıdan değil.Baktı ki naz yapıyor sevdiği tuttu onu kolundan -illa uçuracak ya-kapının tam ters istikametine doğru çekmeye başladı.Biraz gayret ten sonra plazanın orta katlarındaki camı açabildi.Özlem'in ardına geçerek kollarına girdi evvela.''Bak bebeğim!"dedi ışıkları göstererek."Şehir seni bekliyor eğlenmen için.İç,gül,eğlen, sarhoş ol,durma tekrar iç.Bağıra bağıra şarkılar söyle şimdi.Sonra durma bir daha iç.Tekilanın üstüne bir de cin söyle ki adamakıllı çarpsın.Oh ne güzel di mi?Duyuyor musun birtanem dediklerimi.Duyduğunu biliyorum heyecandan konuşamıyorsun.Öyleyse..."dedi ve kadının kanayan bir gül misali kıpkırmızı dudaklarını,kendi dudaklarının arasına aldı.İçine çeke çeke öptü onu.Kadın asla tepki vermedi.
"Öpmüyor musun beni?"sinirle
"Hadi güle güle bakiiim...''diye çığlıklar atmaya başladı.Ve birden ollarından güç alarak itiverdi açık pencereden.Kadın havada uçarken hatta dolu bir çuval gibi hızla düşerken adam ardından bağırıyordu avazı çıktığı kadar.
''Uçuyorsuuuunnnnnn!Uçuyorsuuuuunnnnnn!Demiştim sana..''
Çığlık atmaya başlamıştı şimdi.Delirir gibi. Silkeleniyor ama çığlıkları durmuyor,daha bir azmış,kudurmuş kahkahalar atıyordu artık.

Suratına atılan okkalı bir tokatın sesi uyandırmıştı Sedat'ı.Özlem başucunda saçı başı dağılmış,uykulu uykulu
''Ödümü kopardın ya...Ne gördün de bu kadar bağırıyorsun''diye homurdandı.Sedat sadece içinden
''Şükürler olsun''diyebilmişti ama korkudan mıdır,bir psikopat,bir katil olmadığının sevincinden midir nedir gözlerinden yaşlar geliyordu.Oda loş olduğundan Özlem onun tuhaf bir sebeple akan yaşlarından haberdar değildi.Sonra kendi bile duymadığı sesinle .
''Karmakarışık bir rüyaydı'' diyebildi sadece.Özlem de döndü,yattı.

ŞERİFE İLE HASAN

Kaç gündür kar yağıyordu.Hem de hiç durmadan.Yollar daha ilk günden kapanmış,köyde kimsenin kimseyi görecek hali kalmamıştı.Kasaba dediğin bir ömürlük yol.Ne elektrik,ne su?Hiçbiri yok.Herkes kendi derdinde,bir yakımlık gaza muhtaç.Gaz da ha bitti ha bitecek.Ya sonrası? Şerife Kadın titredi.Öylesine titredi ki,gözleri karardı,çömeliverdi olduğu yere.Bilemedi.Soğuktan mı titremişti acep?İçini üşüteni aradı bulamadı.Bulmaya korktuklarından bile korkmuştu işte.Gözlerini kapadı.Kar devam ederse ne yaparım diye düşündü?Kendini kandırdı.Sıcak bir odadaymış gibi hayal etti..Karın bembeyaz tüyler gibi narin ve derinden indiği çocukluğuna gitti birden.Maşınganın sıcaklığı yumuşak bir el oldu yüzünü okşayıp geçti.Kaynamaktan ortalarından çatlamış mısır tanelerinden koydu çanağa,ılınınca yerim diye...Ne olmuştu da kar bu kadar hiddetlenmişti sanki.Kendisi büyürken çocukluğunun karları da büyüyüp kocaman mı olmuştu yoksa?Artık neden tüy gibi hafif ve narin değildi ki ?Gözlerini açtı ve gerçeklerin soğukluğu değiverdi cılız vücuduna.Bir çanak mısır tanesi yaş oldu aktı gözünden.Ocağın korlarına tek tek damlayıp dağlaya dağlaya ateşi söndürdüler... Gözlerini dolaştırdı evin içinde.Yıllarını verdiği evine öylesine değişik bakıyordu ki:-Yabancıyım dedi. -Herşeye yabancıyım. Şimdi sanki içinden çıkan o,tepesinde dikilmiş etrafa bir başka Şerife Şerife bakıyordu.Gözler onun gözleriydi ama...

Sıvanmaktan kat kat kireç olmuş odanın eğri büğrüydü duvarları.Titizdi Şerife.Temizlikte.yemekte yoktu üzerine toz konduracak.Yoktu onun gibisi Taşeli'nde.Yavrularına baktı.Hepsi içinde korları kalmış ocağın başına balık istifi dizilmişler,mışıl mışıl uyuyorlardı.Üç çocuk.Üç umut.Üç neşe.Ellerini büyük bir huşu içinde kaldırdı.Başka sığınacak kimi vardı ki?Ağladı,ağladı.Hep içinden,hep derinden geçmişine ağladı.Gitmişlerine küsdü.Yitmişlerine iç geçirdi.Bir vakit sonra uykuya daldı... Ezan sesiyle gözlerini açtı.Dinledi.Ne güzelde okuyor Muammer Hoca diye geçirdi içinden.Sıcacıktı her seslenişi.Tanıdık bir ses duymak gibisi yoktu işte.Gurbette yoluna çıkmış eski bir ahbaba sevinir gibi sevindi.Çocuklarına baktı.Hepsi ne güzelde uyuyordu.Ya bunlar da olmasa dedi.Ya Ayşem olmasa,Mehmet'im olmasa,Aysel'im olmasa.Ayşesi'ne baktı.Onun doğduğu gün eve getirdiği neşeyi düşündü.İlk evlat,ilk göz ağrısı.Hasan'da ilk göz ağrısıydı ya.İlk yavuklu,son yavuklu.Neredeydi evinin direği,temeli,gölgesi Hasan?Neredeydi?Körolası adam dedi.Bu gece de yok.Gideli Allah'ım gideli kaç gün oldu.Yok!Yok!Yok! ''Şerife kız hadi kaçalım'' dediğin de de evvela ''Yok'' demişti oysa.''Ömer Ağbim yakalar keser bizi.''Gerisini hatırlamak istemedi ama işte orada,tam da durması gereken o sıcak temmuz ayına ait bir önceki hatıranın yanında yerini almış deşilmeyi bekliyordu Salim Hasanların Şerife'nin,Tüfekçilerin Hasan'a bostan tarlasından kaçıverişi.Bir sonraki anıysa Yaşaryerinden geçerken,koşmaktan göğsünden fırlayıvercekmiş gibi olan yüreğinin sesine aitti.O da son olmuştu zaten.Bir daha da hiç tarlaları koşarak geçmemişti.

''Anne karnım acıktı''dedi uyku mahmuru bir ses.Baktı ki Aysel.Küçük,çekik,kara gözlerini ovuşturuyor;bir yandan da esniyordu .''Şimdi hazır kuzum.Çorba pişiyor.''diye cevap verdi Şerife.Her sabah çorbaydı artık.Bütün ev, bir tas tarhananın başında dönüp dolaşıyor,cevabını bildikleri bu soruya hiç de itibar etmiyorlardı.Yok ki başka yemeklik.İyi ki yazdan bolca yapmışım tarhanayı diye düşündü.Dün bir pişirimlik fasulyesi vardı o da bitmişti.İyi ki çocuklar acizlenmiyor dedi,kendi kendine.Benim bile canıma tak etti artık diye de söylenmeden edemedi.Tövbe dedi sonra,günaha girmekten korktu.Çorba da pişmişti bu arada.Ev birden peri padişahının kızının evine dönüvermişti.Sıcacık kokusu evi kaplamış,sabırsızlanmaya başlamıştı çocuklar..''Sakın yataktan çıkmayın ''dedi Şerife çocuklara.Ocağı da yaktımı nice zenginden zengin olacaklardı.Kapı arkasına yığdığı meşelerden bir kuçak aldı.Biraz da tutuşturmalık çıra,çırpı.Odunlar yaş olmayınca çabuk tutuşuyordu.Elleri buz kesmişti ama ocağı ne kadar geç yakarsam o kadar kar diye düşünmüş ama o arada kendi çilesini hiç hesaba katmamıştı.Ocaktan çıtırtılar yükselmeye başladığında,çocuklar yavaş yavaş yorgandan başlarını uzatmışlardı bile.''Çocuklarım'' dedi. Koca bir ateş düştü içine .Sanki yüreği ocak olmuş yanıyor,bilmediği bir el durmadan ateşi körüklüyor ve ateşin değdiği her yer alazlanıyordu.Bu değdiği her yeri yakıp yıkıp,kül eden ateşten hiç de şikayetçi değildi halbuki.Hatta ateşi her hissettiğinde mutlu olduğu söylenebilirdi.Sonra ateşi hissedememekten korktu.İşte o vakit içi bir başka yandı. Mehmet yataktan kalkmıştı bile.Tosun gibiydi alimallah.Aynı Hasan gibi.

Artık bu evde Hasan adı yok,tövbe.Ya Mehmet'im de kor giderse bizi.Gitmez.O bizi koyup da bir başımıza,gitmez.Nasıl da bir heybet var onda.Tutsa dağı deviriverecek bir heybet bu,bir adım atsa dünyayı dönüverecek bir ihtişam.Hem o sıcacık,sevgi doludur.Benden,benim içimden.Daldı gitti.Uzaklara,kimsenin bilmediği sulara demir atmıştı yine... ''Anne''dedi Aysel.''Anne karnın aç değil mi?''Işıl ışıl mavi gözlere baktı.Hasan'ı gördü,Aysel'in gözlerinde. Hasan yoktu ama sanki gözlerini evde bırakıp gitmiş gibiydi.Kendi de kör,aç biilaç dolanıyordu yabanda.Kahroldu.Canı yandı.''Karnım tok yavrum.Sen ye de kocaman kız ol,doktor ol.''diyebildi. ''Olucam anne.Hem de çok büyük doktor olucam''Aysel,öyle içten söylemişti ki''çok''kelimesini.Bir de kollarını iki yana açarak,şöyle kocaman kocaman.En büyük,en çok,en iyi,en başarılı dercesine. ''Aferin kızıma.Hadi ye.Sizin yediğiniz benim.'' Kalktı sofradan,gitti ocak başına çömeldi.Çemberini çıkardı başından.Gece gibi saçlarını görmek istedi.Nafile.Gecelere kar yağmış,yedi köye nam salmış bir sırt kara melik zamanla tarumar olmuştu.Aynalara hasretti.Günlerce aynaya bakmadığı olur,kendini bile unuttuğu o günlerde bağ,bostan,çoluk çocuk,ev,ahır derken yatağa dar atar,yorgunluktan uyuyamazdı.Bakmaya korktu.Simsiyah gözleri eskisi gibi ışıl ışıl mıdır?Merak etti.Bel ki de gözyaşlarım üzerlerine ince bir perde çekmiştir diye iç geçirdi.Korktu.Aynayı setin üzerinden almadı bile.Tam o sırada kapı hızla çalınmaya başladı.Her kimse kapıyı çalmıyor adeta yumrukluyor,dövüyordu .Tahta kapının sarsılışını gören çocuklar daha bir korkuyla annelerine baktı.

Saçını hemencecik topladı.Çemberini yaşındı.''Hayırdır inşallah'' deyip ,yer yer yeşil boyaları kazınmış tahta hayat kapısına yöneldi.Lakin kapıya varacak dermanı bulamadı dizlerinde. -Kızım kapıya bakıver dedi Ayşe'ye.Ve kendi kat kat kireç bağlamış duvara omzunu dayadı bir yandan.Sanki düşmanını bekler gibiydi.Sanki birazdan olacaklara dayanabilmek için omzunu vermişti de duvara onu kimseler deviremezdi.Ayşe yeşil tahta kapıyı açarken odanın içine acı bir çığlık gibi menteşelerin gıcırtısı ve bıçak gibi keskin bir ayaz doldu .Herkes baştan aşağı titredi.Baktılar,kapıda ki muhtar. Şerife hiç omzunu almadan duvardan: -Hoşgelmişsin muhtar dedi. -Hoşgördük Şerife Kadın.İsteksizce devam etti.''Hoş değil amma.'' Bu yalın,bu dolaşmadan,bu en az kelimeyle çok şey anlatabilen bir dildi ikisinin arasında. -Hayırdır inşallah.Geç buyur içeri,kapıda kalma diyebildi ürkerek. Her ne kadar hazırlıklı da olsa acılara,her ne kadar artık dayanıklıyım,büyüdüm de dese hayat öyle bir anda sunuyordu ki acıları,açmazları.Öyle altın tepsilerde değil elbet.Hatta davulla zurnala da değil gelişinden haberiniz olsun.Ve siz ne kadar can evinizi sipere almış dahi olsanız yine de can evinizden vuruluveriyordunuz.Ama ne bir damla kan,ne bir iz.Kalbi küçük bir kuşun kanat çırpışlarıyla yerinden fırlayıverecek gibi olmuştu yine.Bir de bu kalp sesini Hasan'la bizi yakalayıp öldürürler korkusuyla deli gibi koşarken bostandan kaçıp,Yaşaryeri'nden geçerken duymuştu Şerife.Bir daha onca çileye,sevince,terke,hasrete,yokluğa rağmen bu sesi asla duymamıştı.Ne olmuştu acaba?Aman ne olacaktı ki.İşte hepsi yanımda dedi içinden bir ses.Ama yanılgısı bir,iki saniye sürdü.Çünkü çok uzaklardan kör bir bıçak fırlatılmış hedefsiz,sanki bir de sebepsiz,öylesine; bıçak da gelip, ta bu harita da bile görünmeyen köyün,numarası bile kireçten kapanmış 9 mu 19 mu anlaşılmayan hanesinden, gece saçlı Şerife'nin yorgun yüreğini bulmuştu.Peki ya Hasan?Allahım sen bize güç ver yarabbi diyebildi.Sesini bir tek kendi duydu ve sessiz bir çığlık attı yürekleri parçalarcasına...Olduğu yere çöküverdi hemen.Artık bu vücut onu taşıyamıyordu.O oturunca muhtar da üstü defalarca yamanmış lakin temiz minderin üzerine oturdu.Başladı konuşmaya:

-Bak Şerife Kadın seni severim,sayarım.İyisin,hoşsun.Ammavelakin lafı evirip,çevirmeye luzum yoktur.Şimdi açık açık demek gerekirse senin Hasan... -Ne olmuş Hasan'ıma diye parlayıverdi. Hasan'ım demişti.Ne vakitten beri hasretti bu deyişe.Muhtar soğukkanlı olmaya özen göstererek kaldığı yerden devam etti. -Diyeceğim odur ki kasabadan köye gelirken akşam basmış olmalı.Tipiye tutulmuş.Akçeşme yakınlarında donup kalmış garibim.Minarecilerin Yakup avlanırken görmüş de zor getirmiş yarım saatlik yoldan.Şimdi heyet odasındadır.İstersen eve getirelim.Gerçi çocuklar var amma ne edelim bilemedim.Sen deyiver gayri.Onu sorayım dedim. Yıkıldı Şerife.Ev başına geçti.Dünya un ufak oldu ayaklarının altında.Çocukları alıp çarçabuk hiç bilmediği diyarlara yola koydu.Onlar kardan nefret etmemeliydi.Hep kar bembeyaz durmalıydı hayatlarında.O şimdi kara haddini bildirir; hatta üzerinde tüm dünyanın odunlarını yakar eritirdi hepten.Bahar gelirdi sonra.Sonra Hasan Akçeşme yakınlarından umarsızca ıslık çala çala eve gelirdi.Şerife hiç kızmazdı ne olcak.Bir bazen entariye gönlü oluverirdi hemen.Gözlerinden sicim gibi yaşlar boşalmaya başladı.Durduramıyor üstelik çocukların ürkek bakışlarının arasında gözyaşlarını da saklamaya çalışmıyordu artık.Çıkıp şimdi şu kar illetinin başını taşlarla ezmeliydi.Liğme liğme etmeliydi bembeyaz tüylerini.O yandan alıp öbür yana,öbür yandan alıp bu yana savurmalıydı avuç avuç ki aralarında birbirine sevdalanan taneler varsa ayrılık nasılmış bir görselerdi. Geriye dönüş yoktu işte.İlerisi.O hepten yokolmuştu.Hasan kanının son damlasına kadar donarken acaba bizi düşünmüş müydü diye geçirdi?Kömür gibi saçlarım aklına gelmiş midir?Hasan'la beraber umutlar donmuş,yitmişti. -Yapma Şerife dedi biri.Sarsıldı.Çocuklar eşikte çığlık çığlığa ağlaşıyor,Şerife onlara kavga mı ettiniz der gibi bakıyordu.Muhtar,elinde ak çember Şerife'nin saçlarını kapamaya çabalıyor,Şerife karların üzerindeki kömür gibi duran saç tutamlarına manasızca bakıyordu.Kar şiddetini arttırmış,Büyük ihtimal Hasan'ı gün görmemiş süt gibi vücuduna kabul eden bir kahpe gibi bükülüyor,eğiliyor,dönüyor,yerinde duramıyordu.Şerife ayaklarında acı bir yangın hissetti.Çıplak ayakları karın soğunu yemiş kızarmıştı.''Kız Şerife ne ediyon dellendin mi?Bak çocuklar korktu.Ört şunu başına,gir içeri,Ölenle ölünür mü?Çocukları bir düşün.En son bunları duydu Şerife.Gerisi uçsuz bucaksız bir beyazlık...

Belli belirsiz bir ağlama sesi duydu.Ayşe'nin sesine benzetti.Gözlerini bir türlü açamıyor,göz kapaklarını bastıran onca güce anlam veremiyordu.Bir kadın sesi çocuk seslerini bastırmaya çalışıyor;tüm bu seslere ağıtlar karışıyordu.Ölmüş müydü?Ses vermek istedi olmadı.Vücudu taştan bile ağır mıhlanmıştı yere.Elini kaldırmaya çalıştı.''Ana!Ana!'' diye çırpınıyordu biri.Mehmet'ti yanındaki.Demek ki henüz ölmemişti.Elveda Bacısını görür gibi oldu başucunda.Mehmet'se bir gayret yanağını,kolunu,elini,yüzünü,gözünü öpücüklere boğuyordu.Şerife'nin sicim gibi dökülmeye başladı yaşları.''Beni doğrult Elveda''diyebildi cılız bir sesle.Kollarına girdi Elveda,hafifçe döşeğin içinde Şerife'yi doğrulttu.Ardını yastıklarla destekledi ki güç alsın,yorulmasın diye.Odayı şöyle bir gözden geçirdi.Kadınlar dövünüyor ama sesleri sanki ona hiç ulaşmıyordu.Çocuklarını aradı gözleri.Üç yavru şimdi ocak başına çökmüş,yağmurda ıslanmış kuş yavruları gibi birbirlerine sokulmuşlardı.Muhtarda onlara bakıyor olmalıydı ki Şerife'yle gözgöze geldiklerinde boynunu büktü,ağlamaya başladı.Gözlerini paltosunun koluyla silip bir anda Şerife'nin dibinde bitiverdi. -Az buz korkutmadın.Bir hal oldu sandım da sana, çocukları zor eyledim. Şerife ağlıyordu. -Gayrı ağlama bahtsız kızım.Muhtar bunu derken baba gibiydi.Gerçi Şerife'ye baba tarafından da akraba olurdu kendisi.Şerife derin bir iç çekti. -Bu üç sübyanı ne ederim?Ne yer,ne içeriz?Hasan'ın sağlığında bir hayrı dokunmadı bari geride üç,beş kuruş... Gerisini diyemedi.Hasan'a kaçtığında küçüktü Şerife.Epey bir saklanmışlardı dağda.Hasan dağlara kafa tutar,heybetiyle adeta otu,taşı sindirirdi.Bir devleti sindirememiş,ağabeyin şikayetine peşlerine düşen jandarmaya inat dağ,tepe;köy,kasaba dolaşa dolaşa karşı gelmiş,Şerife onsekizine girmeye dört gün kala da sınırdan geçmeye çalışırlarken de onca sıkıntıya rağmen yakalanmışlardı.Üstelik Hasan iflah olmaz bir kaçakçıydı.Şerife,onun işinin suç olduğunu Hasan mahpusa düşünce anlamış,üstüne üstlük kaynana,kaynata yanında yedi sene çok hırpalanmıştı.Ayşe ,işte tam bu zamanlarda doğmuş,dağlarda al renkli gahme çiçeklerinin arasında yeşermişti. -Kız yeter!Herşeyin bir çaresi var elbet,ölümden gayrı.Çocuklara da,sana da bakamaz mı koca köylü.İnsanı maytaba alırlar alimallah.Taşeli dört boğaza bakamamış diye laf olur.Sus bakayım'' diye de payladı onu.''Sen de bakayım Hasan'ı eve getirelim mi?'' Şerife baktı kaldı muhtarın kara gözlerine.Bir vakit durdu.Düşündü. -Getir,getir diyebildi.Muhtar durmadı çıktı,gitti.

Bu küçücük odanın içinde onca kadına rağmen kendini yapayalnız hissetti.Elveda'ya seslendi;Sultan nerede diye. -Buradayım Şerife diyen Sultan yanıbaşında,dizlerinin üzerine çökmüş ona acıyarak bakıyordu.Şerife de ona acıdı,kendine acıdığı için. -Al da çocukları size geçir.Senin çocuklarla eyle onları. -Akşama da salmam ama? Tamam der gibi başını salladı.Çemberi kayar gibi olmuştu başından.Elini kaldırıp çemberini düzeltmek için yeltendi.Başına değdiği her yer çıban gibi acıyordu. -Off dedi yüzünü buruşturarak. -Saçlarını yolmuşsun patır patır Şerife.Karların üzeri sırf saç.Ah kardeşim ne diye zulüm ediyon kendine? Hiçbirşey diyemedi.Sanki bile bile yolmuştu da saçlarını.Sultan'ı kovası geldi evden.Yutkundu. -Ayşe,tut kardeşlerinin elinden kızım.Receplere gidin.Paltolarınız kapının ardında diye yeşil boyalı kapının ardındaki çivileri işaret etti.Mehmet'in kahverengi bir ceketi asılıydı,kolları biraz uzun.Ayşe'nin kırmızı bir hırkası,Aysel'in de Ayşe'den küçülme sarı bir montu hem de kapişonlusundan.Elveda çocukları giydirirken,Sultan'da Ayşe'yi kucağına almaya çalışıyordu.Sonra çocuklar sessiz sedasız kabullendiler gitmeyi.Bu kabulleniş çok fenaydı.Birçok şeyden fena.Başını öne eğdi.Sadece duyuyordu şimdi.Kapı açıldı ve kapandı.Varken yokolmak diye düşündü.Et ve kemik yığınının yok oluşu. Kadınlar okumaya başlamış,acıları hafifletmek için tüm bildiklerini büyük bir düzen içerisinde aktarıyorlar,kalplere serinlik,huzur,af,hoşgörü,sevap,acıma,sığınma tüm bu duyguların tohumlarını serpiyorlardı.Hayat ne manasız diye düşündü.Başını dik tutmakta zorlanıyordu.Yastıklar başını acıtıyor,kafa derisinden kopan etler sızım sızım sızlıyordu.Elveda'yı elinde kara bir örtüyle gördüğünde çemberini çekti başından.Yer yer kan olmuş ak çemberini,karayla değiştirdiler.Şimdi tam yas evi olmuştu işte.Kendi de yaslı,dul bir kadın. Başını biraz yana yasladı gözlerini kapadı.Uyumasa da uyumak ve bu korkunç rüyadan kaçabildiği kadar kaçmak istiyordu.Hasan mavi gözlerini cam gibi ona dikmiş işaret ediyordu uzaktan.İnanamadı.Yanına varmak için can atıyor Hasan,Hasan diye bağırdıkça sesi karşı dağlara vurarak ona geri geliyordu.Suda yürüyordu Şerife.Yalnız su çok bulanık adeta çamur gibiydi.Hasan'a koşmak istedikçe Hasan tam tersi koşuyor,eğer Şerife yürürse yine tam tersine gidiyordu Hasan.Sanki hacı olmuş gibi sakalı vardı ,başında takkesi.Şerife aslında deli gibi koşuyor ama o çamurlu suyu bir türlü bitiremiyordu.Kaynatasıyla,kaynanası Hasan'ın kollarına girdiler,ardından çocukları.Onlarda suda yürüyordu ama geçtikleri sular öyle berraklaşıyordu ki...

Bir türlü bitmeyen çamurlu sularda debelenmeye başlamıştı.Kimse haykırışlarını duymuyor hatta Hasan yanına kattığı çocukları da alarak ana ve babasıyla öyle huzurlu yaklaşıyordu ki beyaz bir ışık hüzmesine.Şerife'nin çırpınmaktan hali kalmamıştı gayrı.Batmamak için bir tahta parçasına uzandı ve olanca gücüyle bir ihtimal sesini duyarlar diye gidenlere sesleniyor,bir yandan da tutunduğu tahtayı yumrukluyordu.Feryadını odadakilerden başka kimse duymamış olmalıydı ki Elveda korkuyla onu sarsmaya başlamıştı.Uyanmıştı ama hayat yine kaldığı yerden devam ediyordu.Anlamıştı ki acıları çehre değiştirmiş olsa bile çöreklendikleri yerden kılıfını değiştirmeye çalışan bir yılan gibi kıpırdamıyorlardı.Kapıya hala vuruyordu birileri.Kadınlar okumalarını kesmeden ergin bir kız çocuğu kapıyı açtı.Şerife onu tanımamıştı ama kapıda muhtar,berber Salih,bir de göcük Rıza'nın oğlu İlyas bir hayal olamayacak kadar gerçek ve mahzun duruyorlardı.Yanlarında da battaniyeye sarılı bir emanet.Birkaç odun parçasından yapılma sedye niyetine o şeyin üzerinde çok üşümüş olduğundan mıdır nedir battaniyeye sarılmış Hasan.Ardlarından uğultulu bir ses duyulmaya başlamıştı.Köylü de cenazenin peşine gelmiş olmalıydı.Kimse buyur demedi ama acı içeriye usulca,utanarak ve vakur bir halde girdi ve bir de arsızlığına doymadan geçti evin orta yerine kuruldu.Denecek söz yoktu.Acı tanrı misafiriydi ve en iyi yer onun hakkıydı.Okumaya devam ediyordu kadınlar.Daha bir coşku,daha bir çağlayan vardı seslerinde.Şerife'nin yüreği sıkıştı.Nefes alamaz oldu.Sanki o kör bıçağın sahibi şimdi de sol göğsüne elini daldırmış,yüreğini avuçlarının arasında sıkıp sıkıp bırakıyor,o zamanlar nefes alamayan kadının, tam pes edeceği sırada elini yüreğinden çekiyordu.Gözyaşları içinde aç kaldığı nefesine doymaya çalışan Şerife tam o sırada yüreğinin yine o hoyrat elin arasında sıkılışından en az acıyla kurtulabilmek için yerlerde debeleniyordu.Artık buzlar çözülmüş gözlerinden seller akıyor,çığlıkları tüm dünyayı başına toplamak ister gibi köyü aşıp çok uzak diyarlara ses veriyordu.Artık onu tutabilecek hiçbir güç yoktu.Hasan'ın tüm dünyaya meydan okuyan halleri vardı onda.Aslında haller yalandı.Hasan onca heybete rağmen bu ufak tefek kadının ruhuna girip oturmuştu.Tek gerçek buydu.Biraz sonra onca heybeti taşıyamadı,bayıldı.Tüm köylü bir oldu,çarçabuk önceden hazırlanmış sıcak sularla Hasan'ı yıkayıp,güç bela açılmış mezarına yerleştirdiler.Herşey çok sıradan olmuş Şerife'de yine almış başını gitmişti.Hasan onca heybetiyle Akçeşme başında oturmuş tabakasını açmaya uğraşıyordu.Her yerde dize kadar kardı ama Şerife kırmızı basma fistanıyla karların içinde taze al bir çiçek gibi Hasan'a yürüyordu.Hasan hiç başını çevirmeden:-Hoşgeldin Şerife'm dedi.Şerife bu sese,bu deyişe ömrünü vermeye hazırola geçmiş,içi aşkla,şehvetle,huzurla bir başka yanmıştı.''Kar dinmiş Hasan'ım''diyebildi.''Gelsene eve''Hasan ustalıkla sigarasını bilmem kaçıncı kez tabakasında ki kaçak tütünden sardı ve sonrasını Şerife ezbere biliyordu zaten.Ona katıldı.Birlikte ama herzamanki gibi bir adım gerisinde ama aynı ritimden eşlik etti.''Değmen benim gamlı yaslı gönlüme.Ben bir selvi boylu yardan ayrıldım,ayrıldım,ayrıldım...''Ağlıyorlardı.İçli bir türkü olmuş sevda aralarında oturuyordu.''Hadi bak dinmiş kar,gidelim''Hasan masmavi gözleriyle çakmak çakmak ona baktı.İrkildi Şerife.''Çok yavuz olmuşsun kız''dedi.Ve devam etti.''Ne o elinde ki?''Kızardı Şerife,utandı,boynunu uslu bir çocuk gibi bükerek''Resim''diyebildi.Aceleyle de devam etti.Sussa diyecekleri kaybolacak gibi gelmişti birden.''Koca Ananların taş evin avlusunda Tekinlerin Kemal'in çektiği resim.Bak,bak.Kucağımda ki Aysel.Sağımda sen.Ayşe küçücük.Mehmet'e bak nasıl da gürbüz.Sen omzuna bindirdiydin de ne güldüydük hani.Ayşem canım kızım.İki gözümün biri.Koca ananın adını koydun ona.İşte Mehmet!Evimin direği Mehmet.Babanın adı.Baksana Aysel'e yumuk yumuk elleri.Bilmem hatırlıyon mu?Grip salgını olduydu da köyde ben yanıp yanıp kavrulduydum.Şehirden kadın doktor gelmişti hani.Ne kocaman doktordu Aysel Doktor.İyileşince ben sana dediydim mahpusa geldiğimizde.Sen de karnımı gösterip,''Kızım olsun adını Aysel''koyucam dediydin.Bak duy işte.Aysel'i doktor yapıcam,Mehmet şoför olucam diyor,Ayşe henüz bilemiyor''Hasan gülümsüyordu:-Gel yamacıma şöyle.''Niye ki'' diye cevap verdi Şerife.Hasan derin bir nefes aldı sigaradan,çemberini kokladı sonra,meliklerini korkarak okşadı.''Ver hele elini''dedi.Şerife itaat etti.Elini uzattı.Onun yanan avuçlarına rağmen Hasan'ınkiler buz kesmişti.''Üşümüşsün,donmuşsun sen ''deyince ''Dondum ya Şerife'm,dondum ya''diyebildi.

Bir damla gözyaşı aktı Hasan'ın donmuş eline.Elinde birden kırmızı bir gül bitiverdi.''Sen Siyabend'le Hece'nin sevdasını bilir misin Şerife'' ''Nerden bileyim Hasan.Okumam mı var?''.''Dağlarda anlatılır bu sevda Şerife okunmadan.Hece ile Siyabend...Hece,Siyabend'e kaçar senin bana kaçtığın gibi.Dağları mesken tutarlar.Siyabend bir kap yemek için çobanın karısını yarlayacak kadar azılı bir eşkiya.Lakin onu sırtlayıp ocağına götürüp,çocuklarına sofra kuracak kadar da mert. Güzel gözlü bir geyik görür de Hece.Siyabend düşer peşine,tam yakalar boynuzlarından yere vuracakken o kurban olur geyiğe.Ve Hece yardan atar kendini Siyabend'in yanına.Her yıl iki gül bitermiş onların ebedi buluştukları yerde.De bana Şerife yazgımız öyle olmasın.Ben gidersem sen kal türkümüzü söylemek için.''Kalktı yerinden.Sigarası elinde uzaklaşmaya başladı.''Hasan nereye!Hasan nereye!''Başını o yana bile dönmeden karları eze eze yürüdü Hasan.Hiç bir iz bırakmamıştı. Şerife'ye hocalar geliyor,okuyup,üfleyip gidiyorlar,kimileri okunmuş suları döşeğinde bir sabi gibi kalmış insan kuzusuna içiriyor,boynuna muska bağlıyorlardı.Hocalar gidince,koca karılar alıyordu nöbeti tepesinde korkunç cozlamalarla kurşunlar döküyor,ecişe,bücüşe benzettikleri ucube yaratık masallarını bir anda köyün sonuna ulaştırıyorlardı.Şerife ateşler içinde yanıyor,yemiyor,içmiyor sadece inliyordu.İnlemelerinin arasında sayıkladıkları uzak diyarlara aitti. Hiçbirşeyi kimse anlamıyor,Şerife'yse bu acılar içinde kaldığı uykularından Hasan'ı almadan dönmek istemiyordu.Arada bir elini inanılmaz bir zerafetle burnuna götürüp derin derin kokluyor sanki bir şeyi içine çekmek için çabalıyor;gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu o vakitlerde ve o vakitler koklamak için elinde tuttuğu çemberinin oyaları oluyordu.Kadınlar bunu görünce temelli coşuyor,çocukların korkacağını hesaba katmadan bu genç yaşta cinlendiğini söyleyip ah vahlarla dövünüyorlardı.Çocuklar perişan olmuş,analarını öpüp koklamaktan gayrı birşey bilemiyorlardı.Bu kendini bilmez durum aylarca devam etti.Hasan öldüğünde tıklım tıklım olan ev gün geçtikçe boşalmaya başlamış,ilk zamanlar kap kap yemek dolan ev yavaş yavaş eski günlerine dönmüştü.Çocukları evvela misafir eden köylü,yavrucaklar ana hasretinle yanıp kavrulunca çareyi hepsini bu eski evde,(çocuklara göre anaları var diye saray olan eve) toplamışlardı.Hiç gözünü açmıyordu Şerife.Dönüşümlü Sultan'la,Elveda haneyi dolaşıyor,Şerife'yi sağına yatıksa soluna,soluna yatıksa sağına çeviriyorlardı.Çünkü genç kadın sadece bedeniyle yatıyor,onu da döndürüp eğdirmeye idrakı yetmiyor,uzak diyarlardan koşa koşa dönmek istiyor ardından bir ses ''Çocuklarını unuttun burada''diye onu yanıltıyordu.Böyle böyle kış bitti.Bahar dallarında patlayan tomurcuklar belirdi.Akçeşme'nin bile karı erimiş buz tutan sularını şırıl şırıl akıtarak herkesten af dilemeye başlamıştı.Köy yolundaysa her zamankinden daha başka bir hareketlilik vardı.Köylüler eksiklerini düzmeye şehre gidiyorlardı gitmesine de ondan daha çok insan iki üç günde bir olsa köye doluşuyor,önce kutsal bir tavaf gibi Şerife'nin eve uğranılıyor,sonra ki durak muhtarın ahırdan bozma tütün kokan odası oluyordu.Düzen bilinmez bir el tarafından böyle yazılmış,köyü her yeni giren çıkana dair yalanlarla süslü az gerçek barındıran hikayeler sarmıştı.

Sonunda yürekleri dağlayıp,acıları katmerleyen o gün kapıya dayandı.İhtiyar heyetinden üç beş kişi aralarında tartışıp bu konuya acilen bir çıkış bulmaya çalışıyorlardı.Bu arada yemekler yeniyor,kahveler içiliyor,bir yazgı alınlardan sökülüp alınırken bırak Şerife'yi,Hasan'ın bile yakınlarından kimse aranmıyordu.Bu durumdan en çok rahatsız olan muhtardı aslında.Kimbilir Şerife'ye uzaktan akraba olmasından,kimbilir devletten korktuğundan.Gerçi muhtar da dahil Şerife ile Hasan'ın ölmüş akrabalarından başka kimselerin varlığından haberleri yoktu.Ne vakit sonra odadakiler tek tek isimler söyledi.Aslında herkes acı bir kumpasın liderliğine takılmış yol almaktaydılar.Ve herbiri el altından en çok kim para verdiyse sanki o kişi çok iyimiş,çok merhametliymiş,varlıklıymış safsatalarına kendilerini de inandırıp büyük bir günahı itinayla işlemek üzereydiler.Konu Ayşe'nin Mersinli bir narenciye tüccarı ve karısına,Mehmet'in Erzurumlu bir lokanta sahibine,Aysel'in de Adana'lı bir pamuk tüccarına verilmesiyle kapatıldı.Herkes sanki üzerindeki yükü biran önce hafifletebilmek için çarçabuk ikindi namazına geçti. Sonrası çorap söküğü gibi geldi zaten.Ailelere haber salınmış,çocuklar yıkanıp paklanmıştı.Şerife işte o vakitlerde uçsuz bucaksız bir çölde çocuklarına su bulabilmek için oradan oraya koşuyor,suyu tam buldum derken serabın yalan yüzüyle karşılaşıyor,hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.Bu rüyayı hep gördü.Önce Mehmet ''Ana çok susadım''diye diye ağlamaya başladı.Onun çatlamış dudaklarından öptü Şerife.Oğlan ağlarken birden yitti.Şerife çöllerde'' Mehmet!Mehmet''diye aranırken Mehmet ve yeni ailesi Erzurum yolunu yarı etmişti bile.Bir haftaya varmaz Ayşe su istedi Şerife'den.Kadın bu kez kızının kurumuş dudaklarından öptü teselli edeyim diye.Ve Ayşe'de ömründe ilk kez göreceği mis kokan portakal bahçelerine doğru yol almaya başladı.Çoğa varmadan Aysel karlar gibi temiz,bulutlar gibi yumuşak pamuk tarlalarına ulaştı.Ama o hiç anasından su istememişti rüyasında.''Ana bana çemberini ver''demişti sadece,çemberi kaptığı gibi de rüyalarından çıkıvermişti Şerife'nin.Şerife artık yalın ayak,başı kabak,aç,susuz,yarsız,evlatsız rüyalarında ki çöllerinde durmadan koşuyor,kan ter içinde kaldığı kabuslarında tüm köye yayılan çığlıklarıyla çocuklarını arıyordu.Artık kendi başına kalmış,boğazından giren bir,iki kaşık çorbadan başka hiçbirşey yiyemiyor,yemek istese bile başında kimse olmuyordu.Akşamdan akşama Elvada uğruyordu tek.Ona zorla yemeğini yediriyor,bir kuşu besler gibi onu besliyordu.Herşeyi anlatıyordu yol yol.Şerife'nin o vakitler yaşlar akıyor gözlerinden,bağırmaktan kısılmış sesiyle boynu kesik bir horoz gibi adeta can çekişiyor,bir yandan da çocukların adlarını fısıldıyordu.İşte o zamanlarda Elveda köylüye duyduğu hınçı kusuyor,çocukları dağıtıp parçalamaya nasıl gönüllü olduklarına bin beddua ediyordu.Güya böylesindeymiş hikmet.Yaradan böyle yazmış.Rahmetli Hasan'daymış suç.Bir hanesini toparlayamamış seni ziyan eylemiş,kendini de yakmış.Herkeslere küstüğünü de ekleyip''Allahaısmarladık''deyip Şerife'yi acılarıyla başbaşa bırakarak ama bir ihtimal kalkarsa diye de ampulu yanık bırakarak yarın akşama kadar kaderine bırakıyordu.

Elveda,herzamanki gibi sabah ezanıyla uyanmış;namazını kıldıktan sonra yorgunluktan yıkayamadığı akşamdan kalma bulaşıklarını çarçabuk yıkayıvermişti.Biraz evin dağınıklığını toplamış sonra da ahıra geçerek önce giysilerinin üzerine giriş kapısında asılı ahır giysilerini geçirivermiş,mandraya bırakılacak sabah sütü için ahıra girmişti.Hayvanları sağdı,ahırı temizledi,gücünü de zorlayarak hayvanların pisliklerini gübreliğe taşıdı,üzerindeki kirlileri çıkarıp,ahırın girişindeki çiviye tekrar astı,kuyudan su çekti ve bir güzel elini ayağını yıkayarak süt bakracını aldığı gibi köy kahvesine doğru yol aldı.Köy meydanı evine on dakikalık bir yoldu ama Elveda nedense çok nadir yaptığı birşeyi yaparak Şerife'nin,artık aşılmayı gerektirecek bir engel bile olmayan yer yer yıkılmış avlusundan geçmeye yeltendi.Kuşlar sabah serinliğin de çalılıklarda ötüşüyor,güneş yüzünü göstermeye çalışırken, ışıklarını süzerek insanoğluna sunmaya hazırlanıyordu.Ama yine de havada etrafı çok da net seçtirmeyen bir pus vardı.Elveda evin ardından dolanmalıydı ki avluda kendine en yakın yıkık yeri görebilsin.Bir tuhaflık var sanki bu sabahta diye iç geçirdi.Biraz daha evin önüne doğru yürüdükçe Şerife'nin hayat kapısından başlayıp bahçenin ortasına doğru yayılan yamalı bir bohça gibi düzensiz taş yolu dikkatini çekti.Heryer inanılamayacak kadar temiz ve ıslaktı.Elveda çok şaşırmış,acaba diye etrafına daha bir dikkatli bakmaya başlamıştı.Gerçekten de eğri büğrü taş yol hayal olamayacak kadar gerçek ve ıslaktı.Havada pus vardı ama dallar da bir damla çiğ bile yoktu.Elveda tarifi olmaz bir duygu telaşıyla bahçe duvarındaki çeşmenin yanında duran bir kalıp sabunu görebilmiş,bir iki adım gidip tavukların bile olmadığı kümesi geçince gözlerine inanamamış sadece işitilebilir bir sesle ''Bismillahirrahmanirrahim''diyebilmişti.Çocukların tüm çamaşırları yıkanmıştı.Hatta Hasan'ın bir pantolonu ve Şerife'nin kırmızı fistanından da hala sular akıyordu.Kim gelirdi ki bu yakın vakitte diye sormadan edemedi kendine.Kalbi endişe ve acabalarla çarpıyor,sorusuna cevap bulmak için tüm ihtimaller beyninin bayram alayında resmi geçit yapıyordu.Çarçabuk hayat kapısına yöneldi.Mis gibi sabun kokuyordu heryer.Akşamdan açık bıraktığı ampul sönmüş zaten güneşi arkasındaki çınar ağacından dolayı güç alan ev,ışık olmayınca hiçbirşey seçilemez hale gelmişti. -Şerife!Şerife diye seslendi.Cevap yok.Bir daha seslendi daha bir hızlı.Ses yok.Bir adım atıp,ışığı yaktı.Şerife'nin yatağı toplanmış,ev süpürülmüş,tertemiz edilmişti.Biraz daha ilerleyince ocağın başında sırtını duvara vermiş oturan Şerife'yi gördü.Başı çok hafif yana kaymış kucağında bir resim,beyaz çiçekli fistanı ve taze yakılmış kınalı elleriyle bir gelin gibi bekliyordu.''Şerife''dedi ses yok.Bir hızla yanına vardı.Şerife'nin yana kaymış başını tutup kendine çevirdi.Ağzının kenarından ince bir kan akıyordu.Elveda dellendi,hemen koluyla ağzının kenarını sildi.Şimdi Şerife dudağının kenarında bir gül, bahara durmuş dallar gibiydi.''Şerife!Şerife!De bana kardeşim neyin var''Elveda ses alamayınca Şerife'nin kucağında ki ailecek oldukları resmi alarak kenara fırlattı.Olanca gücüyle kollarına girerek ona sarıldı.Kaldırmaya çalıştı.Şerife tamamen kendini salmış bir et yığınından başka bir şey değildi artık.Kaldıramıyordu.Bir daha gayretlendi.Şerife'nin yeni yıkanmış misler gibi sabun kokan saçları, Elveda'nın yüzüne değdi,kınalı elleri omuzundan aşağıya bir kuklanın elleriymiş gibi sallandı.Belinden kavradığı arkadaşını en azından yere yatırmaya uğraşıyor,genç kadını bir türlü duvardan söküp alamıyordu.Son bir gayretle bir daha yeltendi,yere yatırabilmek için.Şerife'nin vücudu biraz yerinden oynayınca bir metal parçası ocağın taş kenarlığına çarptı.İnce bir metal sesi havada asılı kalmış,atadan yadigar hançerin kabzası öyle bir maharetle yerleştirildiği nişten kırılarak yere düşmüştü.Elveda ne olduğunu anlayamamış,deli gibi ince oymaların raksettiği kabzaya bakıyordu.Mıhlanmış gibiydi.Şerife önünde yan yatmış,kabzada bir parçası kalmış hançerin ucunu göstermeye çalışır gibiydi.''Affet beni''diyordu sanki.''Helal et hakkını''diye yalvarıyordu adeta.Elveda,çocukların yapbozlarını toplar gibi son eksik parçayı aradı gözlerinle.Genç kadının beyaz fistanı al kanlara boyanmış,yapboza ait eksik parça kırık ve eğrilmiş vaziyette,sırtının ortasında yerini almıştı.Elveda,bir yandan çığlık çığlık bağırıyor,bir yandan avluya koşuyordu.Süt bakracını devirdi koşarken.Şimdi bu bahar sabahında Hasan koşarak geldi,elinde yine aynı kırmızı gül.''Çok yavuz olmuşsun Şerife''dedi.''Dudakların al al''Şerife utandı,gülümsedi.Meliklerini ardına attı.Evden çıkarak karlı yoldan, yeşile durmuş dallar,patlamış tomurcuklar arasından yürüdüler.